1. YAZARLAR

  2. Ahmet PAMUK

  3. Birleşmiş Milletler Aldatmacası
Ahmet PAMUK

Ahmet PAMUK

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Birleşmiş Milletler Aldatmacası

A+A-

Sayın Cumhurbaşkanımız çıkıp BM genel kurulunda yeniden “Dünya 5’ten büyüktür!” diyeli birkaç gün oldu. Gönülleri kan ağlayan mazlum coğrafyalardan bir umut tebessümü belirirken, vicdanları katılaşmış, merhameti terk etmiş ve insanlık adına söyleyecek sözü bitmiş muktedir elitlerden ve onların sözcülerinden çıt çıkmıyor. BM’nin bu çarpık yapısı nasıl bir yapı ve neden bu hale getirilmiş, bir irdeleyelim ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin en üst ağızdan bu yapıya neden itiraz ettiğini anlayalım istedim.

BM, 24 Ekim 1945’te kurulmuş uluslararası bir örgüttür. Birleşmiş Milletler kendini “adalet ve güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş global bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Örgütün, kurulduğu yıllarda 51 olan üye sayısı şu an itibariyle üyeliği kaldırılan Vatikan ve değiştirilen Çin Halk Cumhuriyeti ve son katılan ülke olan Güney Sudan dahil 193’e ulaşmıştır. Türkiye, bu örgütün kurucu üyeleri arasında yer alır. Örgütün yönetimi New York’ta bulunan genel merkezden yürütülür. BM’ye üye ülkelerle her yıl düzenli olarak yapılan toplantılar da New York’taki genel merkezde gerçekleştirilir.

Ağustos-Ekim 1944’te Çin, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri delegeleri ABD’nin Dumbarton Oaks kentinde bir araya gelerek Birlemiş Milletler Ana Sözleşmesi’nin temel ilkelerini belirlemişlerdir. 1945 yılının Şubat ayında ise ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin katılmasıyla toplanan Yalta Konferansı’ndan sonra, aynı yılın Nisan-Haziran ayları arasında ABD’nin San Francisco eyaletinde 50 ülkenin katılımıyla Dumbarton Oaks’da saptanan ilkeler tartışılmıştır. Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi 26 Haziran 1945’de imzalanmıştır. Ana Sözleşmenin toplantıya katılan ülkelerin parlamentolarınca benimsenmesinden sonra Birleşmiş Milletler 24 Ekim 1945’de resmen kurulmuştur. Her yıl 24 Ekim günü, üye ülkelerde Birleşmiş Milletler Günü olarak kutlanmaktadır. Arapça, Türkçe, Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça Birleşmiş Milletler’in resmi dilleridir.

Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi, örgütün amaçlarını şöyle belirler:

1. Uluslararası barış ve güvenliği, anlaşmazlıkların barışçı çözümü ve ortak etkin önlemler yoluyla korumak,

2. Ülkeler arasında eşit haklara, halkların kendi geleceklerini belirleme ilkelerine, saygıya dayalı dostça ilişkiler geliştirmek,

3. Uluslara ekonomik, toplumsal, kültürel ve insancıl sorunların çözümünde, ırk, cins, dil ve din ayrımı gözetmeksizin, insan haklarının geliştirilmesinde işbirliği sağlamak,

4. Ülkelerin bu amaçlarla gösterecekleri çabalar arasında uyum sağlayan bir merkez olmak.

Birleşmiş Milletler’in temel ilkeleri ise şöyle belirtilmiştir:

1. Tüm üyeler egemen ve eşittir.

2. Tüm üyeler uluslararası anlaşmazlıklara barış, güvenlik ve adaleti zedelemeden, barışçı yöntemlerle çözüm aramakla yükümlüdürler.

3. Hiçbir üye ülke, bir başka ülkenin toprağına ve siyasal bağımsızlığına karşı güç kullanmayacak ve güç kullanma tehdidinde bulunmayacaktır.

4. Tüm üyeler BM’nin Ana Sözleşme uyarınca girişeceği uygulamaları desteklemekle yükümlüdürler.

5. BM, uluslararası barışı koruma dışında, hiçbir ülkenin iç işlerine müdahale etmeyecektir.

Örgüt yapısal olarak idari bölümlere ayrılmıştır. Birleşmiş Milletler’in örgüt yapısı altı ana organdan oluşmaktadır fakat bu ana organların yanında birçok yan kuruluş da mevcuttur. Ana organlar şunlardır: Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yönetim Konseyi, Genel Sekreterlik ve Uluslararası Adalet Divanı. Örgütün öncü mercisi Genel Sekreterdir. Bunların detaylarına girmeyelim. Ancak en önemli itiraz noktası olan Güvenlik Konseyini irdeleyelim.

Birleşmiş Milletler’in tüm üyeleri Güvenlik Konseyi kararlarına uymakla yükümlüdürler. Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesi vardır. Bunlardan beşi (ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya) daimi üyedir. Diğer 10 ülke Genel Kurul tarafından iki yıllık dönem için seçilir. Konseyin 5 daimi üyesi olan AB, Çin, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın veto hakkı bulunmaktadır. Kararlarda dokuz olumlu oy vererek “veto hakkını” kullanması, karar alınmasını engeller.

Güvenlik Konseyi’nin İlkeleri:

1. Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine uygun biçimde barış ve güvenliği korumak.

2. Uluslararası bir anlaşmazlığa yol açabilecek her türlü çekişmeli durumu soruşturmak.

3. Uluslararasında çekişmeli konularda anlaşma koşullarını önermek,

4. Silahlanmayı denetleyecek planlar hazırlamak.

5. Barışa karşı bir tehlike veya saldırı olup olmadığını araştırarak, izlenecek yolu önermek.

6. Saldırganlara karşı askeri birlikler kurularak önlemler almak.

Konsey’e bağlı başlıca kuruluşlar:

1. Ticaret ve Kalkınma Konferansı

2. Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF)

3. Mülteciler Yüksek Komiseri Ofisi (UNHCR)

4. Dünya Gıda Konseyi

5. Dünya Gıda Programı

6. Eğitim ve Araştırma Enstitüsü

7. Kalkınma Programı (UNDP)

8. Silahsızlanma Araştırmaları Enstitüsü

9. Sinai Kalkınma Örgütü (UNIDOPO)

10. Çevre Sorunları Programı

11. Birleşmiş Milletler Özel Fonu

12. Sosyal Kalkınma Araştırma Enstitüsü

13. Kadının İlerlemesi İçin Uluslararası Araştırma ve Eğitim Enstitüsü

14. Uluslararası Arama Kurtarma Danışma Grubu

Buradan sonrasını Doç Dr.Erdem Denk’in Elcezire için yazdığı makaleden okuyalım. Zira esas mesele örgütün yapısındaki çarpıklıkların oluşturduğu durumdan kaynaklı olduğundan meseleyi iyi anlamamız gerekiyor.

“BM, zaman zaman ciddi tartışmalara konu olsa da, hâlâ günümüz uluslararası sisteminin temel yapısı durumunda. Zira uluslararası hukuk sisteminin merkezinde yer alıyor, egemen eşitlik iddiasına dayanıyor ve neredeyse bağımsız tüm devletleri içeriyor. Bu da BM’ye özgün bir temsil ve meşruiyet kapasitesi sağlıyor. Bunun sembolüyse “dünyanın en kapsamlı üst düzey siyaset ve müzakere platformu” niteliğindeki Genel Kurul. Örgütü asıl farklı kılansa, özel görev ve yetkileri olan Güvenlik Konseyi.

Şöyle ki, BM’nin mimarı olan İkinci Dünya Savaşı’nın beş galip devleti (ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve SSCB) bu organın daimi üyesi olmakla kalmadı, veto yetkisi ayrıcalığıyla birinin bile hayır oyunun karar alınmasını engellemesi kararlaştırıldı. Böylece yaratılan “daha eşitler” kategorisinin BM’nin üzerine bina edildiğini iddia ettiği egemen eşitlik ilkesini resmen yadsıdığı açık. Üstelik Güvenlik Konseyi “başlıca sorumluluğuna” bırakılan “uluslararası barış ve güvenliği koruma” konusunda alacağı bağlayıcı kararlarla “silahlı kuvvet kullanımını içeren zorlama tedbirleri” uygulayabiliyor. “Uluslararası barış ve güvenlik” kavramıysa BM Antlaşması’nda tarif edilmiyor. Dolayısıyla bu kavramın içeriğinin tespiti de tümüyle Konsey’e yani veto yetkili beş daimi üyeye bırakılmış durumda. Öyle ki, “daha eşit” devletler kendilerine verilen bu sınırsız takdir yetkisi çerçevesinde bir saptama yapmadığı sürece açık bir savaş dahi bir “uluslararası barış ve güvenlik” sorunu olarak değer kazanamıyor. Keza bir uyuşmazlık olduğu dahi tartışmalı bir konu da öyle “uygun görülmesi” durumunda pekâlâ “uluslararası barışa tehdit” sayılabilir. Soğuk Savaş boyunca olduğu gibi. Daimi üyelik ve veto yetkisi ayrıcalığıyla yaratılan 'daha eşitler' kategorisinin BM’nin üzerine bina edildiğini iddia ettiği egemen eşitlik ilkesini resmen yadsıdığı açık. Kısacası, BM’nin meşruiyetinin önemli nedenlerinden olan ve ciddi beklenti yaratan “uluslararası barış ve güvenliği koruma”, aslında günlük dildeki ve hatta siyaset ve hukuk literatüründeki olağan çağrışımlardan çok farklı bir anlama sahip. Burada kastedilen savaş ve çatışma olmaması anlamında “barış ve güvenlik” olmadığı gibi, kuruluş konferansında zaten açıkça reddedildiği gibi “uluslararası adaleti sağlama” da değil. Asıl hedef savaş sonrasında kurulan “statüko”nun “dünya barışı” kavramının sunduğu meşru zeminde kodlanarak sabitlenmesi ve korunması. Nitekim bir uçtan örgüt mekanizmalarına giren çıkarlarının diğer uçtan “uluslararası barış ve güvenliğin gereği” ve “uluslararası toplumun ortak çıkarı” olarak çıktığı hatırlanırsa, BM özellikle daimi üyeler açısından işlevsel bir “arayüz” niteliğinde. Bu nedenle statükonun bekçiliğini (yani “arayüz”ün “bakım ve onarımı”nı) kimseye bırakmak istemiyorlar.

Öte yandan, bu sistemin “olması gereken” ya da “ehvenişer” olduğu düşüncesi de yaygın. Buna göre, böylesi bir yapıya sahip olmayan öncülü Milletler Cemiyeti'nin (MC) başarısız olmasının da gösterdiği gibi, “uluslararası barış ve güvenlik” ancak büyük ve güçlü devletlerin garantörlüğüyle sağlanabilir. Zaten onlar arasındaki denge de adaletli ve barışçıl bir dünya düzeninin sürdürülmesinin tek yoludur.

Ne var ki, dönem dönem BM’ye yöneltilen eleştirilerinin istisnalar hariç odaklandığı nokta da tam burası. Buna göre, uluslararası barış ve güvenliği koruma görevini (artık) yerine getiremeyen sistem mutlaka reforme edilmeli. Farklı aktörler tarafından farklı gerekçelerle dillendirilen ve aslında farklı anlamlara gelen bu türen harcıâlem eleştirileri analiz etmek içinse “uluslararası barış ve güvenlik” kavramına yaklaşımlarına yakından bakmak gerek.

Veto yetkisinin hem de “içeriden” yani vetolu devletler tarafından sorunsallaştırıldığı ilk olay 1956’da yaşandı. Süveyş Kanalı’nı millileştiren Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır’a İsrail’i destekleme gerekçesiyle askeri müdahalede bulunan Fransa ve İngiltere, ABD ve SSCB tarafından “uluslararası barış ve güvenlik” gerekçesiyle hem de bu iki devletin veto yetkisine sahip olduğu Güvenlik Konseyi yerine Genel Kurul devreye sokularak saf dışı bırakıldı. Böylece Şubat 1945’teki Yalta Dengesi gereği “dünyayı paylaşan” ABD ve SSCB, savaştan destekleriyle galip çıkan Fransa ve İngiltere’nin veto yetkisini “dünya barışı” konularında etkisizleştirerek BM düzeninin “daha da eşit” iki devleti oldu.

1970’lerde de bu kez SSCB karşısında güçlenen ABD yine aynı yola başvurdu ve kendisi dışındakilerin veto yetkisini sorgulamaya başladı. Önce Rusya’nın (ve Çin’in) veto yetkilerini makul olmayan şekillerde (unreasonable veto) kullandığı öne sürüldü. 11 Eylül’den sonraysa iş BM sisteminin öldüğünü iddia etmeye kadar vardı. (Neo-Con Richard Perle’in 2003’te yazdığı gibi: “Thank God for the Death of the UN”). 1945’i esas alan BM’nin 2000’lerde uluslararası barış ve güvenliği sağlaması mümkün değildi. Küresel hegemonik güç olmak isteyen “Yeni İmparator(luk)”, “en/yüce eşit” olarak kendisinden başka “statüko/barış kurucu/koruyucu” olmasını kabul edemezdi. Bu fiili revizyonizmle hukuksal statüko sorgulanıyordu ve 2000’lerin başına George W. Bush’un “BM’yi hiçe sayan tek taraflı uygulamaları” damga vurdu.

Ne var ki, 2008’den itibaren finansal kriz, Rusya ve Çin’in yükselişi ve Pasifik’in artan önemi, Arap Baharı, Ukrayna ve Suriye sorunları gibi gelişmelerle işler tekrar değişmiş gibi. Nitekim Libya’ya 2011’de bir Konsey kararıyla müdahil olunması da, BM sisteminin gerektiğinde kullanılabilecek bir araç olduğuna ABD’nin ikna olduğunu gösteriyor. Zaten “Realizm’in yaşayan efsanesi” Henry Kissenger da Perle’in anılan makalesine karşı çıkarken BM’yi adeta “evladiyelik örgüt” olduğu için savunmuştu.

Öte yandan, gücünü tekrar konsolide etme derdindeki Rusya da 2000’lerin sonlarıyla sahnelere dönmüşe benziyor. ABD’ye Kosova’yı hatırlatarak ve BM’yi by-pass ederek 2008’de Güney Osetya’ya “insani müdahale” yapan Rusya, Ukrayna ve Suriye sorunlarını da lehine kullanmakta. Etliye sütlüye bulaşmayan Çin’in artan ekonomik gücünü küresel siyasete nasıl yansıtacağı da önemli bir veri olacak. Kısacası, beş devletin kendi aralarındaki güç kaymalarına göre tartışmaya açabildikleri veto yetkisi, tekrar “istenir” olmaya başlamış gibi. Dolayısıyla “içeriden” gelen eleştirileri -meta denge kurucu yeni ve radikal bir olay olmadığı sürece- karşılıklı yoklamalar ve test etme arayışları olarak görebiliriz.

Vetolu daimi üyelik sistemine “dışarıdan” da ciddi eleştiriler gelmekte. Bunda Soğuk Savaş’ın bitmesiyle müttefikliğine sığınılan büyük güçlere ihtiyaç kalmamasının etkisi olduğu açık. Bir diğer etkense uluslararası ilişkilerin daha fazla aktörlü ve komplike olmayı başlaması. İlginç olansa, saikleri ne olursa olsun, bu yaklaşımların da kendilerine meşruiyet zemini olarak “uluslararası barış ve güvenlik” kavramını seçmesi ve “dünya barışı”nın “beş devletin insafına” bırakılamayacağını vurgulaması.

Ciddi bir sorun olan Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve yetkisi, baştan beri “daha eşit” üyelik sistemine dayanıyor ve bu nedenle hakkında ne dense az. Zira bir mümkünatı var mı bilinmez ama dünya barışı için egemenlikten “feragat edilmesi” ve bir “üst örgüt” kurulması gerekecekse bunun tüm devletleri kapsaması gerek. Bu çerçevede ilgili kararlar da tüm devletlerin eşit oyunu esas alan zeminlerde ve mekanizmalarla alınmalı.

'Uluslararası barış ve güvenlik' adına 'statüko'yu koruma derdinde olanlarla 'adalet' adına 'yeni bir statüko' arayışında olanlar arasında temelde farklılık olduğunu söylemek zor.

Ne var ki, Güvenlik Konseyi’ne “dışarıdan” getirilen ve ısrarla “adalet” ve “eşitlik” kavramlarını vurgulayan eleştirilerin -istisnalar hariç- böyle bir noktadan hareket ettiğini söylemek zor. Zira karşımıza değişen güç dengelerine uygun şekilde yeni aktörlere daha fazla rol verilmesi yönünde “utangaç” ya da “gözü kara” öneriler çıkıyor. “1945’lerin BM sistemi”nin çalışmamasını yeni aktörleri içermemesine bağlayan bu tür devletler, “isim vermeden”, aslında kendilerinin de bu yetkiye sahip olmasının gerektiğini ima/ifade ediyor. Bu çerçevede kimi 1930’larda MC’de uygulanan “yarı-daimi üyelik” sistemini hatırlatarak veto yetkisiz de olsa sürekli hale getirilmiş bir geçici üyelik talep ediyor. MC’nin akıbeti düşünüldüğünde “talihsiz” olan bu örnek bir yana, artık o kadar da güçlü olmayan devletler yerine kimi (yükselen) bölgesel aktörlerin içeri alınması gerektiği, böylece uluslararası barış ve güvenliğin (daha iyi) sağlanabileceği de öne sürülüyor. Üstelik ihmal edilen bölgelerin temsilini sağlayacağı için bu yöntemin dengeli bir durum yaratacağı da dillendiriliyor. Aslında açıkça görüldüğü gibi, burada Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve yetkileri sorunsallaştırılmıyor, mevcut kompozisyonunun değiştirilmesi hedefleniyor. Buna göre eşitsizlik ve adaletsizlik yaratan veto/daimi üyelik sistemi değil, kimlerin bu yetkiye sahip olduğu. Kısacası, tıpkı kuruluş döneminde olduğu gibi, yeni hukuksal statüko ve denge arayışı “dünya barışı” söylemine/gerekçesine yaslanıyor. Statüko-değişim paradoksu adalet ve eşitsizlik gibi meşru gerekçeler üzerinden kodlanıyor/sunuluyor.

Büyük, küçük, güçlü ya da güçsüz tüm devletlerin BM’yi kendi çıkarlarını maskeleyecek meşruiyet arayüzleri olarak kullanmak istediği ve bunu yaparken de “barış” ve “adalet” gibi kavramlara başvurduğu açık. Oysa, “uluslararası barış ve güvenlik” adına “statüko”yu koruma derdinde olanlarla “adalet” adına “yeni bir statüko” arayışında olanlar arasında temelde farklılık olduğunu söylemek zor. Sorunun oyunu değil de aktörleri değiştirerek aşılacağını “içeriden” ya da “dışarıdan” ileri sürmek dışında.

Her ne kadar güç dengelerinin oturmamasının “adaletsizliğe” ve “kaos”a neden olduğu açıksa da, oturmuş güç dengesine dayalı “barış” ve “düzen”in ne anlama geldiğini bütün bir Soğuk Savaş tarihi bize göstermiş durumda. Bu illüzyonun bir nebze de olsa hayale dönmesiniyse ancak güçlendirilmiş bir Genel Kurul sağlayabilir.”

İşte bu bağlamda Türkiye’nin tüm dünyada yankılanan sesi önemli zannımca. Güç dengelerinin değiştirilmesinden ziyade oyunun değişmesi gerektiği vurgusu ve belki ileride ‘dünya 5’ten büyüktür’ yerine daha kapsayıcı bir söylem olarak, ‘dünya tüm Birleşmiş Milletler’den büyüktür’ denilmesi gerekeceği aşikardır.

Evet, “Dünya tüm egemenlik iddiasında bulunan ve oyunu kendi kurdukları gibi götürmek için sürekli yaygara koparanların hepsinden büyüktür!” dileriz bu oyun tez zamanda bozulur.

Sağlıcakla kalın.

Önceki ve Sonraki Yazılar